Erdal Tosun'un ile röportaj 2010
Erdal Tosun’la sıcak bir eylül gününde buluştuk. O, setlerinin arasında bir mola vereceği vakitte yine “kayıt” denmesine izin verdi… Oyunculuk meşalesini Yeşilçam’ın vazgeçilmez oyuncularından babası Necdet Tosun’dan devralan Erdal Tosun, aslında bir tesadüf eseri girmiş bu çok perdeli hayata. Tosun, bir gazeteci ya da bir halkla ilişkiler ajansının başında olabilirdi bugün, tabii Atıf Yılmaz onu 29 yıl önce keşfetmeseydi. Ailenin ikinci kuşak oyuncuları oldular Erdal ve Gürdal Tosun kardeşler. Gürdal Tosun hayata gözlerini erken kapattı… Erdal Tosun’la, hayatının dönemeçlerini ve oyunculuk yaşamını konuştuk.

‘İLK FİLM TEKLİFİ CİHANGİR’DE SOKAKTA OTURURKEN GELDİ’

Oyunculuk baba mesleği hatta aile mesleği sizde. Oyunculuğa giden yolda attığınız adımları anlatır mısınız?
Babamı kaybettiğimde 12 yaşındaydım. O zamana kadar çok güzel günler geçirdik. Ondan sonra korkunç günler başladı. Oradaki uçurum beni derinden etkilemişti. Oyunculuk o gün için bana insanın profesyonel olarak hayatını kazanabileceği bir iş olarak gözükmüyordu. Necdet Tosun olabilmek çok zordu ama onun bile ölümünden sonra ardında bıraktığı ailenin durumu ortadaydı. Büyüdükçe hayatımı kolay yoldan kazanma fikri gelişmeye başladı. Bir gün, 18 yaşındayken Atıf Yılmaz’ın durup dururken getirdiği bir teklif sayesinde ki o zaman Necdet Tosun’un oğlu olduğumu da bilmiyordu, bir filmde oynadım. Atıf Yılmaz Cihangir’de mahalleden gelip geçerken görürmüş bizi, filmde de kasabadaki serseri tip rolleri varmış, bu çocuk oynasın diye düşünmüş, sonra geldi bana söyledi. Benim de hoşuma gitti, gittim oynadım. 1981 yapımı “Mine” Atıf Yılmaz’ın benim de oynamamı istediği film. Film çekimlerinde baktım ki kolay iş, sağa bak sol bak… İlk başta insana öyle görünüyor. O sırada Marmara Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler 1. sınıfta okuyordum, 3. sınıfta terk etmeye karar verdim. O dönemde 21 yaş sınırı vardı konservatuvara girmek için ben de 21. yaşımda konservatuvara geçtim. Çok fazla kafa yormamak lazım, yaşantıma uyuyor diye düşünmüştüm. Sonra meseleyi iyice ciddiye aldıkça oyunculuğun o denli kolay olmadığını hatta zor bile olduğunu anladım. Kazandığın parayı başka işlerle kıyaslayınca “bizim meslek de bir eziyet” dediğin günler de oluyor.

“MEZOPOTAMYA ÜÇLEMESİ”Nİ ARALIKSIZ 13,5 SAAT OYNADIK’

Peki biraz da Antalya Devlet Tiyatrosu döneminden bahseder misiniz?
Devlet tiyatroculuğu dönemine gelene kadar sinema ve TRT dizilerinde kendimi oyaladım. Tiyatroya girişi geciktirdim, açıkçası mecburi hizmetin tiyatroda yeterince verim alınamayacak bir yöntem olduğunu düşünüyordum. Bir okulu bitiriyorsunuz, kaç yıldır beraber okuduğunuz yanınızdaki arkadaşlarınızla bir şehre gidiyorsunuz birbirinizle gene işler ortaya çıkarıyorsunuz. Ne o şehre ne de size büyük bir faydası olmuyor. Büyük oyuncular gitmek istemiyorlardı Anadolu şehirlerine, şimdiki gibi değildi. Şimdi yönetmenler de oyuncular da Anadolu şehirlerine gitmek istiyorlar. Devlet tiyatrolarının bütün şehirlerinde değişik kadrolar oluşturulabiliyor. Bizim zamanımızda böyle değildi, bu nedenle stajı pek cazip bulmamıştım. Sonra Antalya Devlet Tiyatrosu’nda benim çok inandığım bir kadro kuruldu. Güzel bir hedefle yola çıkıldı. Murathan Mungan'ın “Mezopotamya Üçlemesi” oyunundaki üçlemenin hepsini art arda oynama hedefimiz vardı. Bunu gerçekleştirmek için 2 yıl çalıştık. Sonunda 13,5 saat süren “Mezopotamya Üçlemesi”ni oynadık. Mezopotamya Üçlemesi, üç oyundan oluşuyor. Üçlemenin ilk oyunu “Mahmud ile Yezida”, ikinci halkası “Taziye” halkanın üçüncü oyunu ise “Geyikler Lanetler”. 1994’te bu üç oyunu bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya sahneledik. Tiyatro seyircisi giriyordu, 13,5 saat sonra çıkıp evine gidiyordu. Biz de 13,5 saat boyunca sahnede kalıyorduk. Bu bizim için korkunç güzel bir maceraydı. Beni tiyatroya doygunluk noktasına getirdi. O iki yılın sonunda yarım sezon daha oyalandıktan sonra artık evleneyim İstanbul’a yerleşeyim dedim. Tiyatroya ara verdim ve İstanbul’a döndüm. Sinema filmleri hiç kesilmedi. Biz sinemayla sırtını birbirine dayamış bir aileyiz, o bakımdan ben çok mutluyum. Televizyon dizileri hayatımıza giren önemli bir motor işlevi gördü. Hem bizim hayatımızı sürdüren hem de filmler için de altyapı ve gelir sağlayan, yapımcıların da işine yarayan bir motor işlevi gördü. Şu anda sinemada umut verici gelişmeler yaşanıyor. Televizyon da olumlu bir şekilde işe katkı sağlıyor.

‘İKİ ÇILGIN EVİNİ BARKINI SATTI TİYATRO KURDU’

Devlet tiyatroculuğunu bıraktıktan sonra BKM'de oyunculuğa devam ettiniz. O dönemde hayatınızda neler değişti neden böyle bir karar verdiniz? Yılmaz Erdoğan ve BKM ile yollarınız nasıl kesişti?
Antalya’dan dönmeden önce “Bir Demet Tiyatro” başka bir isimle çekilmeye başlamıştı. İstanbul’a geldiğimde ben de dahil oldum ama başından projede yer alacağım belliydi. Ben Yılmaz’la tanışıyordum ama Gürdal (Tosun) onlarla çalışmaya başlamıştı. Yılmaz Erdoğan ve Necati Akpınar, bu iki çılgın arkadaş evlerini barklarını satıp tiyatro yapmaya karar vermişler. Önce salonu adam etmekle başladılar işe ve korkunç giderlerle karşılaştılar. El elde baş başta bir oyun çıkartıp dekorlarıyla, müzikleriyle, kostümleriyle hazırlamışlardı. Gürdal da BKM kurucu kadrosuna dahil olmuştu. “Otogargara” korkunç bir başarıyla açıldı. Şimdi bile düşününce insanı etkileyen bir proje. Artık hiç kimse zorlanmadan sponsorlarla iş yapmaya çalışırken onlar sadece üzerlerindeki kıyafetlerle kalıp inandıkları işi yapmaya çalıştılar. Şimdi de çok başarılılar.

Televizyonda 1995’te "Bir Demet Tiyatro" rüzgârları estiği dönemde herkes sizi "Eyvah Necdet" olarak tanıdı ve hâlâ da bu karakterinizle anılıyorsunuz. Bu karaktere babanızın ismi bilinçli mi verildi?
O zaman da hep söylerdim, “Eyvah Necdet” benim kolay yaşama felsefeme çok uyan bir karakterdi. Yılmaz’ın çok iyi yazdığı, ağzıma cuk oturan laflarla dolu, tarzını kolayca benimseyebileceğim bir adam rolü çıktı karşıma. Ben de fena değerlendirmedim. İkisi bir araya gelince o küçük sürprizle de Yılmaz’ın karaktere Necdet ismini vermesiyle yıllarca akıllarda kalan güzel bir karakter çıktı ortaya.

‘ROLÜN NE KADAR GIDIKLAYICI OLDUĞUNA BAKARIM’

Bir senaryo geldiğinde onu nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz önünüze gelen tekstleri?
Bir senaryo ve oradaki rol benim ilgimi çektiyse, gerisi ayrıntıdır benim için. Senaryo beni heyecanlandırıyorsa ben de elimden geleni yaparım. Senaryo içinde bir çelişki barındırmalı ve bu çelişkiyi çok orijinal bir şekilde işlemeli. Benim için önemli olan, oynayacağım rolün ne kadar büyüklükte olduğu değil ne kadar gıdıklayıcı olduğudur. Beni harekete geçirecek bir şey varsa hiç düşünmüyorum.

Peki bugüne kadar sizi en çok etkileyen ve oynamaktan en çok keyif aldığınız rolünüz hangisiydi?
En acayip rolüm değil belki ama içinde bulunmaktan en çok keyif aldığım iş herhalde Vizontele’lerdir. İki Vizontele de benim için çok özel filmlerdir. Zamanında ve zemininde değerlendirildiğinde her şeyin ötesinde senaryoları rastlanabilecek en güzel şekilde işlenen filmlerdi. Prodüksiyon şartlarının çok zorlandığı, o zaman Türkiye’de hiç kullanılmayan prodüksiyon tekniklerinin kullanıldığı filmlerdi. Sonuç her bakımdan onur vericiydi. Bunun dışında oynadığım bütün filmleri çok severim, hatta oynamadıklarımı da severim… Cem Yılmaz’ın “Yahşi Batı” galasında bir gazeteci “Bu filmde oynamayı ister miydiniz?” dedi, “ben bütün filmlerde oynamak isterdim” dedim…

Favori sinema filminiz hangisi?
En sevdiğim sinema filmi Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika”sıdır. Türk sinemasında çok fazla var ama benim dönem dönem çok takıldığım filmler oluyor. Son üç gündür çok düşündüğüm hiç aklımdan çıkmayan belki okurlara da çok fazla şey ifade etmeyecek ama çok güzel bir sinema başyapıtı olan Ömer Kavur’un “Yusuf ile Kenan” diye bir filmi vardır. Bir de Tunç Okan’ın “Otobüs” filmi, son günlerde ikisine takmış durumdayım. Türk sinemasında beğendiğim film sayısı epey fazla çünkü Türk sinemasının iddialı olan işleri iddiasızca gerçekleştirdiğini görüyorum. 30 bin, 80 bin, 100 bin izleyiciye ulaşan filmler var, bu filmler seyirci tarafından daha çok desteklenmeli. Yine de o filmler de yapımcılarına yeni filmler yaptırıyorlar. Demek ki o bakımdan bir sıkıntı yok. Çok güzel filmler var son yıllarda ve çok daha güzelleri olacak.

‘SİNEMA DİĞER SANAT DALLARININ ÜZERİNE BASIYOR’

Şu anda hangi projelerde yer alıyorsunuz?
Bu sene yine güzel bir film yoğunluğu yaşandı. “Çakallarla Dans”, “Vay Arkadaş” ve “Pak Panter” filmlerinde rol aldım. Bir de benim için çok özel olan “Çalgı Çengi”de rol aldım. Çalgı Çengi bir televizyon filmi olarak tasarlanıp çok güzel olunca sinema filmi haline dönüştürülen güzel tatlı bir film oldu. Yaz döneminde dört tane film iç içe geçti. Onların altından kalktıktan sonra şimdi TRT 1’de yayınlanan “Küstüm Çiçeği” dizisinde de rol alıyorum.

Sinema mı tiyatro mu? Kendinizi daha çok hangi perdede görmeyi seviyorsunuz?
Böyle bir ayrımı yapmak imkânsız. Tiyatro olmadan sinema diye bir şey yok zaten. Tiyatro ana sanat dalı, sinema 7. sanat, adı üstünde. Sinema ancak öteki sanat dallarının üzerine basılarak yapılabilir. Ama böyle de bakınca sinema bir üst ürün. Tiyatronun beceremeyeceklerini ve gösteremeyeceklerini göstermek adına ortaya çıkan bir sanat dalı. Böyle olduğunda sinema çok keyifli ama altyapısı tiyatroya dayanmayan bir sinema çok zayıflıyor ve belgesel haline geliyor. O da kötü mü değil ama zayıf bir halka olur. Sinema tiyatroya dayanmadan olmaz.

‘AİLEM HAYATIMI CİLLOP GİBİ YAPIYOR’

Aile hayatınızdan biraz bahseder misiniz? Kızınız Zeynep Kiraz’ın da oyunculuğa veya sahne sanatlarına yeteneği var mı? Üçüncü kuşak Tosun gelir mi?
Ben hep ailesiyle çok mutlu olan bir oyuncu oldum. Belki biraz kapalı devre yaşamamın yaptığım işte çok olumsuz etkilerini de gördüm. Kapalı devre yaşamayı seviyorum. İnsanın dostlarını ailesini koyduğu yerde öyle çok fazla toz kir barınmamalı. Ailemle birlikte olmak bana çok mutluluk veriyor, çok borçluyum onlara. Eşim İlknur, annem ve kızım hayatımı cillop gibi yapıyorlar. Sanatçı bohem, tavan arası, şarap efendim ölgün ışıklar… Bunlar dekor, bunların içinde yaşayan birisi var ve bu işin içinde kişinin kendine uyguladığı bir disiplin var. Kendine uyguladığı disiplinin içinde kalanlar başarılı olabilir. Orada yetenek ikinci plana düşüyor ama gereksiz de değil. Yüzde 60 disiplin gerekiyorsa yüzde 40 da yetenek gerekiyor. Kendi kızıma da başka herkese de bu işin o kadar kolay olmadığını, bir disiplin içinde yapılabileceğini anlatıyorum ve çok sıkıcı oluyorum…

Zeynep Kiraz oyunculuk ve müzik üzerine bir eğitim almak istiyor. Benim en başında söylediğim şey de buydu, “en kolay iş bu!” oynarsın olur biter. Evet, o iş oluyor bitiyor, olan biten örnekler var ama 29. yılımı doldurdum öyle oldu bittiye getirenlerin hiçbirinin bugün hatırlandığını görmedim. Para sahibi olmak başka bir şey oyuncu olmak, bir sanatın uygulayıcısı olmak ayrı bir şey. Zühtü Müridoğlu öldüğünde heykelden kazandığı paralarla alınmış bir Range Rover’ı yoktu ama Müridoğlu’nun ne kadar önemli bir sanatçı olduğunu kimse yadsıyamıyor. Şimdi ben bunu söylediğimde insanlar Zühtü Müridoğlu’na google’dan bakacaklar ama olsun. Onu bilenler “main menu”ye Zühtü Müridoğlu’nu hep kaydedecekler. Sanat çok başka bir şey…

‘ÖZEL TİYATRO’YU ÇALINMIŞ VAKİTLERDE KURDUK’

Mimar Sinan Üniversitesi'nden mezun olunca hemen Özel Tiyatro'yu kurdunuz. O dönemden bahseder misiniz?
Çok süper bir okul dönemi geçirdiğimi düşünüyorum. Bir tek hocalarım böyle düşünmüyordu… Şu anda oyunculuk yapan ve benim dönem arkadaşım olan Uğur Polat, Taner Birsel ve Reha Özcan gibi isimlerle birlikte okudum. Konservatuvar eğitimi değer verdiğim bir eğitim olması şart dediğim bir eğitim değil. Oyunculuk tek tip bir iş değil. Görüyoruz herkesin kafasını çalıştırarak ve mesai harcayarak üstesinden gelebileceği bir iş. Çok iyi oyuncu olmak yukardan gelen bir hediye olarak da değerlendirilmeli ama kişisel disiplinle üstesinden gelinebilecek bir iş. Oyunculuk kişinin kendi şartlarını zorlamasıdır. Disiplinli çalışırsanız başarırsınız ama konservatuvar eğitimi de insanı rahatlatan bir evre olarak yaşanmalı. “Özel Tiyatro”nun oluşumu şöyleydi; bizim genç grubumuz vardı, herkes başka başka tiyatrolarda oynuyordu. Onların hepsinden çalınmış vakitlerle oluşturduğumuz hepimizin ortaklaşa kurduğu bir tiyatroydu. Uğur Yücel, ben, Suat Sungur, Tilbe Saran ve Özdemir Çiftçioğlu’nun da aralarında bulunduğu 25-30 kilişik kalabalık bir grupla bir tiyatro kurduk. Woody Allen’ın “Tanrı” oyununu oynadık ve çok keyif aldık. Sonra biz daha dar bir kadroyla bir iki oyun daha oynadık. Özel Tiyatro devam etsin diye kurulmamıştı, bizim çalınmış vakitlerimizde kurduğumuz, başka patronlarla çalışırken kendi patronluğumuzu tattığımız bir tiyatroydu.

Gürdal’ın hikâyesi kısa sürdü
Babamın bana ve Gürdal’a bıraktığı miras pek bir şeyle ölçülebilecek gibi değildi. Çok güzel, çok büyük ve çok ağırdı. Biz de bu işe başladığımız ilk günden beri bu mirası o ağırlıkla taşımaya gayret ettik. En azından yaptığımız işle ilgili olarak. Gürdal’ın hikâyesi çok kısa sürdü ama benden çok daha yukarıda tuttu bayrağı. Çok sevildi, bunu da hak ediyor, rahat yatsın kardeşim…

Tarih 29 Eylül 2010
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.